Hastaneleri Kim Yönetiyor?

22.09.2026
A+
A-

Ahmet Doğruyol
Birlik Sağlık-Sen Genel Başkanı

Sağlık hizmetleri, insan hayatının doğrudan emanet edildiği bir alandır.

Bu nedenle hastanelerin nasıl yönetildiği, yöneticilerin hangi kriterlere göre belirlendiği ve yöneticilerin kararlarını hangi şartlar altında aldığı yalnızca sağlık çalışanlarını değil, hizmet alan milyonlarca vatandaşımızı da ilgilendiren bir konudur.

Son dönemde kamuoyuna yansıyan bazı haberler ve hastane yöneticilerinin görevden alınmaları ya da görevlerinden ayrılırken yaptıkları açıklamalar, ister istemez şu soruyu yeniden gündeme getiriyor:

Hastaneleri gerçekten kim yönetiyor?

Başhekimler mi?

Hastane müdürleri mi?

Sağlık yöneticileri mi?

Yoksa sağlık kurumlarının dışında kalan siyasi veya farklı güç odakları mı?

Bu soruların sorulması bile aslında sağlık yönetiminde ciddi bir güven problemine işaret etmektedir.

Bir başhekimin sözleri neden önemli?

Birkaç gün önce Ordu’nun Aybastı ilçesinde yaşanan bir gelişme kamuoyunun dikkatini çekti. Aybastı Devlet Hastanesi Başhekiminin görevinden ayrılırken, “İki siyasetçinin ağzıyla sağlık hizmeti sunmak, tıbba ve insanlara yapılmış en büyük hakarettir” şeklindeki ifadeleri, sağlık kurumlarında yönetim ve siyasi müdahale tartışmasını yeniden gündeme taşıdı.

Elbette tek bir olaydan hareketle bütün sağlık yöneticilerini veya bütün siyasi yapıları aynı şekilde değerlendirmek doğru değildir.

Ancak bir başhekimin görevinden ayrılırken böyle bir açıklama yapması üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir durumdur.

Çünkü sağlık hizmeti siyaset üstü olmak zorundadır.

Hastaneye gelen vatandaşın hangi partiye oy verdiğini, hangi siyasi görüşe sahip olduğunu, hangi siyasi kişinin yakını olduğunu kimse sormamalıdır.

Hastanın ihtiyacı olan şey; nitelikli sağlık hizmeti, adalet, güven ve insan onuruna yakışır bir muameledir.

663 sayılı KHK ile ne değişti?

Bugün yaşadığımız tartışmaların geçmişini anlamak için sağlık yönetimindeki yapısal değişikliklere bakmak gerekiyor.

2011 yılında çıkarılan 663 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Sağlık Bakanlığının teşkilat yapısında önemli değişiklikler yapıldı. Türkiye Kamu Hastaneleri Kurumu oluşturuldu ve Sağlık Bakanlığına bağlı hastanelerin önemli bir bölümü bu yapıya bağlandı.

Sağlık alanında Bakanlık, Türkiye Halk Sağlığı Kurumu ve Türkiye Kamu Hastaneleri Kurumu şeklinde üçlü bir yapı ortaya çıktı.

2017 yılında çıkarılan 694 sayılı KHK ile Türkiye Halk Sağlığı Kurumu, Türkiye Kamu Hastaneleri Kurumu ve Kamu Hastane Birlikleri kapatıldı. Bu kurumların görevlerini yürütmek üzere Bakanlık bünyesinde Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü ve Kamu Hastaneleri Genel Müdürlüğü oluşturuldu.

Bu süreçte hastanelerde sözleşmeli yöneticilik modeli de sağlık yönetiminin önemli unsurlarından biri haline geldi.

İşte asıl tartışmamız gereken nokta da burada başlıyor.

Yönetici kime karşı sorumludur?

Bir hastane başhekiminin birinci sorumluluğu nedir?

Bir siyasiye mi?

Bir milletvekiline mi?

Bir parti teşkilatına mı?

Yoksa kanunlara, yönetmeliklere, görev tanımına ve hizmet verdiği vatandaşa mı?

Cevap aslında çok açık:

Kamu yöneticisi, kanunlara ve kamu yararına karşı sorumludur.

Kamuda görev yapan herkes yürürlükteki mevzuata uymak zorundadır.

Ancak uygulamada zaman zaman siyasi referansların yönetici atamalarında etkili olduğu, yöneticilerin siyasi baskılarla karşı karşıya kaldığı veya bazı kararların siyasi beklentiler doğrultusunda şekillendiği yönündeki iddialarla karşılaşıyoruz.

Bu iddiaların tamamının doğru olduğunu söylemek elbette mümkün değildir.

Fakat bu iddiaların sürekli gündeme gelmesi bile sistemin sorgulanması gerektiğini göstermektedir.

Liyakat yoksa kurum zarar görür

Bir hastanenin yönetimi kolay bir iş değildir.

Başhekimlik yalnızca bir makam değildir.

Hastanenin sağlık hizmetlerinden personel yönetimine, mali süreçlerden hasta güvenliğine, mevzuat uygulamalarından çalışma barışına kadar çok geniş bir sorumluluk alanı vardır.

Bu nedenle hastane yöneticilerinin göreve getirilmesinde öncelikli kriterler liyakat, ehliyet, deneyim ve mevzuat bilgisi olmalıdır.

663 sayılı KHK ile birlikte geçmişte bazı yönetici kadrolarına sağlık alanında yeterli deneyimi bulunmayan kişilerin de getirilebildiğine yönelik eleştiriler yapılmıştır.

Bir yöneticinin sağlık hizmetlerinin işleyişini, mevzuatı ve kurumun dinamiklerini yeterince bilmemesi halinde ortaya çıkabilecek sorunların bedelini ise sadece yönetici ödemez.

Bedeli sağlık çalışanı öder.

Bedeli kurum öder.

En önemlisi, bedeli vatandaş öder.

Siyaset sağlık kurumunun kapısında durmalı

Siyaset elbette demokratik hayatın vazgeçilmez bir unsurudur.

Siyasi iradenin kamu yönetimine ilişkin karar alma yetkisi de vardır.

Ancak siyasi iradenin varlığı ile siyasi müdahale aynı şey değildir.

Bir hastane yöneticisinin karar verirken “Bu karar mevzuata uygun mu?” sorusundan önce “Acaba bu karar kimin hoşuna gider?” diye düşünmek zorunda kaldığı bir sistem sağlıklı değildir.

Bir sağlık çalışanı görevini yaparken siyasi bağlantılara bakmak zorunda kalmamalıdır.

Bir hastanın hizmet alırken siyasi bir referansa ihtiyaç duyduğu düşüncesi dahi kamu yönetimi açısından kabul edilemez.

Hastaneler siyasi referanslarla değil, mevzuatla yönetilmelidir.

Sağlık çalışanı huzurlu olmalı

Bugün sağlık çalışanlarının en önemli sorunlarından biri de çalışma ortamındaki belirsizliklerdir.

Bir yönetici değiştiğinde kurumdaki uygulamaların değişmesi, farklı siyasi veya idari ilişkilerin kurum içerisindeki dengeleri etkilemesi, çalışanların kendilerini güvende hissetmemesine neden olabilmektedir.

Oysa sağlık çalışanının tek düşünmesi gereken şey hastasına en iyi hizmeti vermek olmalıdır.

Hemşire, doktor, ebe, teknisyen, ATT, sağlık memuru, idari personel veya diğer çalışanlar; görevlerini yaparken herhangi bir siyasi bağlantının etkisini hissetmemelidir.

Çünkü hastanede çalışan herkesin ortak amacı aynı olmalıdır:

İnsana hizmet etmek.

Peki çözüm nedir?

Çözüm aslında çok karmaşık değil.

Öncelikle yönetici atamalarında liyakat esas alınmalıdır.

Mesleki yeterlilik, deneyim, mevzuat bilgisi ve yöneticilik kapasitesi objektif kriterlerle değerlendirilmelidir.

Yöneticiler siyasi baskılardan uzak tutulmalı, görevlerini mevzuat çerçevesinde yerine getirebilecekleri güvenli bir çalışma ortamı oluşturulmalıdır.

Kamu kurumlarında çalışanların siyasi görüşleri değil, işlerini nasıl yaptıkları önemsenmelidir.

Bir başhekim başarılıysa görevini sürdürebilmeli; başarısızsa da siyasi bağlantılarına bakılmaksızın görev değişikliği yapılabilmelidir.

Aynı şekilde bir yönetici görevini mevzuata uygun şekilde yapıyorsa, herhangi bir siyasi beklentiyi karşılamadığı için görevinden alınmamalıdır.

Son söz

Sağlık hizmetleri pazarlık konusu yapılmayacak kadar değerlidir.

Bir hastanın hayatı, bir sağlık çalışanının emeği veya bir hastanenin yönetimi herhangi bir siyasi hesabın parçası haline getirilmemelidir.

Hastanelerde makamlar geçici, kamu hizmeti kalıcıdır.

Bugün bir başhekim, yarın başka bir başhekim olabilir.

Bugün bir müdür, yarın başka bir müdür göreve gelebilir.

Ama o hastaneye her gün gelen vatandaş aynı beklentiyle gelir:

“Bana adil, kaliteli ve insan onuruna yakışır sağlık hizmeti verilsin.”

Bu nedenle artık şu soruyu daha yüksek sesle sormamız gerekiyor:

Hastaneleri kim yönetiyor?

Bizim cevabımız nettir:

Hastaneleri siyaset değil; liyakat sahibi yöneticiler, mevzuat, bilim ve kamu yararı yönetmelidir.

Çözüm, siyasetin sağlık kurumlarından elini eteğini çekmesi; sağlık kurumlarının liyakat, ehliyet ve hukukun üstünlüğü temelinde yönetilmesidir.